YENİDEN DEĞİŞEN HAYAT (Edit: DURMADAN DEĞİŞEN HAYAT)

(Bu yazıyı yazmaya başladığım gün bitirip yayımlayamadım malesef. Bi sebeple yarım kaldı ve bir kaç seansta bitirebilmek nasip oldu. Başlangıçtan bitime geçen süre zarfında, yazdıklarım nasıl mı tepetaklak değişti? İşte, burda…)

(22 aralık)

Bloga uzun aralıklarla yazı girmem gözünüzden kaçmadıysa yavrularım, sebebinin bana ne kadar yoğun bir hayat yaşattığınız olduğunu tahmin edersiniz herhalde. Hayır yani “Ben sizin için saçımı süpürge ettim, yemedim yedirdim, uyumadım uyuttum…” gibi anne tekerlemelerine girmek istemiyorum hiç, siz anlayıverin bi zahmet 🙂

Buralara yüz sürmediğim zaman diliminde neler oldu onları bi özet geçeyim, bilgiden kusur kalmayın. Efendim, öncelikle sürekli yükselen bir hareketlenme grafiği çizip anayı-babayı perişan etmenizin güzel bir getirisi olarak oğlanlar yürümeye başladı, vatana millete hayırlı olsun. Adımlarınızı sağlam, hayırlı yollara, hayırlı işler uğruna atasınız hep, emi yavrularım benim! (Anne burada duygulanıyor, yanaklarından iki damla yaş yuvarlanıyor)

Tabi yürümek derken, öyle “Hadi bana eyvallah!” deyip rappıdı rappıdı düpdüzgün bi yürüme değil, yürümeye başlangıç, beginner seviyesi. Biz buna babanızla ‘zombi stayla’ da diyoruz gerçi. Kollar öne doğru uzatılmış, sarhoşvari, amaçsız ve ‘ayaklarının götürdüğü yere git’ formatında. Mütemadiyen de popo üstüne düşmeli. Kafayı gözü duvarlara toslamalı bir yürüme şekli. Komik yani, içinde bulunduğu aksiyonlu hayatta küçük şeylerle neşelenmesini öğrenen anne-babalar olarak bugünlerdeki eğlence kaynağımız 🙂

Kız kısmısı olarak ise yürümeye henüz çekingen yaklaşarak, ortalıklarda başı kesik tavuklar gibi gezinen oğlanlara ‘dizleri üzerinde’ yürüyerek eşlik ediyoruz. Yarı yürüme sayılır o da işte. Sorun yok.

Aslında yürüme devrinin başlamasından da önce daha güzel, -daha çok anne için- ferahlatıcı mı ferahlatıcı, oh çektirici mi oh çektirici, baldan kaymaktan tatlı bi gelişme daha var. Artık anne üç canavar bebesiyle tamamen yalnız değil, bir yardımcısı var!

Son yazılarımda (tabi fırsat bulup da yazabildiğim yazılarda), aslında işinden çok memnun olduğum yardımcımın, yanında mecburiyetten küçük kızını da getirmeye başlamasının sorun yarattığını ve bu yüzden işi bırakmak zorunda kaldığını şurada yazmıştım. Onun gidişinden sonra bir süre yardımcı arayıp, gönlümüze göre birini bulamayınca, arada sırada babaannenizin yardıma gelmesiyle, bize yemek yapıp göndermesiyle idare etmiş, kendi yağımızda kavrulup gitmiştik. Hatta günden güne bu düzene ve tempoya alışmış, “Amaaan elin kızını sokmiyim eve yine. iyiyiz biz böyle, tuzsuz aşım, kaygısız başım…” ruh haline girip yardımcı aramaktan vazgeçmiştim. Hoş, başım pek kaygısız da sayılmazdı hani ama yalnızlığa alışmaya başlamışken devam edeyim  gitsin deyip gözümü karartmıştım. Böyle böyle 2 ayı devirdik. Kâh güldük eğlendik, kâh sinir krizleri geçirdik, oturduk birbirimize sarılıp ağlaştık (hatta bi keresinde baba işten geldiğinde bizi böyle ağlaşırken buldu da ona eğlence konusu bile olduk)… Kâh doğumgünü kutlaması yaptık, kâh yeni dişler çıkardık, uyku eğitimini hallettik… Evet ya, en güzel gelişmesi bu oldu bu yalnızlık sürecinin. Uyku eğitimi. Gerçi hala ‘hallettik’ demek için erken, durup dururken günün birinde biriniz bozulup eğitime en baştan başlamak zorunda kalabiliyorum, ama her ne kadar ağlamalı, direnmeli, uğraşmalı da olsa sonuç olarak yaklaşık buçuk aydır Egemen ve Bertuğ sallanmadan uyuyor. Darısı Gülce’nin başına.

Hazır Gülce’nin başına demişken ona da değinip biraz şuralarda çemkirmek istiyorum; bizim uykusu geldiğinde hamağa ya da annenin bacaklarına kurulup iki dakikada uykuya bayılıp giden hanım kızımız, son iki haftadır içine baykuş kaçmışcasına, gece uykusuna dalamıyor! Gündüz hiç problem yok, iki dakika sallanmak yetiyor dalıp gitmesi için ama gece uykusu babanızla kabusumuz oldu! Uyku zamanı gelmiş, gözlerinden uyku akıyor, kafasını koyacak yer arıyor, zırıl zırıl ağlıyor uyumak için ama gel gör ki sallanmaya başlayınca bir türlü dalamıyor uykuya. 30, 40, 50 dakika. Bazen 1 saati geçkin! Bu duruma acilen bir çözüm bulmam gerek ama ne bimiyorum! Oğlanların düzeni yeni yeni oturmuş gibiyken bir de Gülce’nin uyku eğitimine başlayacak enerjim ve sabrım da yok açıkçası. Zaten ona uygun ortam da yok. Oğlanlar pamuk ipliğine bağlı uyku düzenlerini bozacak yer ararken, kızı zırıl zırıl zırlatıp da başıma iş alamam şimdi…

Konumuza dönmek gerekirse, 2 aylık bir yalnızlık süreci geçirdikten sonra, günün birinde eski yardımcımızdan bir telefon geldi. Biz eğer başkasını bulmadıysak bizimle çalışmaya devam etmek istediğini, kızına artık kayınvalidesi bakacağı için o sorunun ortadan kalktığını söyledi. Süper bir haber değil mi? Ama ben yalnızlığa o denli alışmışım ki ilk anda bu habere sevinemeyip ‘bi düşüneyim’ hallerine filan büründüm. Neyse ki, “Salak mısın kızım, neyi düşünüyosun halin ortada işte, bırak cengaverliği…” diye bi fırça attı iç sesim de, kendime çabuk geldim.

Eh işte kızımız yeniden başladı. Bu defa haftanın 6 değil 3 günü geliyor. Böyle olmasını ben istedim -uyku eğitimi meseleniz tamamlanmadığı ve evin içinde birileri dolaşırken konsantrasyonunuz etkilendiği için gün aşırı gelmesini uygun buldum. Bu teklif çocuğuna ve evine vakit ayırabileceği için onun da çok hoşuna gitti ve böyle yeni bir düzen kurduk kendimize. Mutlu mesut yaşayıp gidiyoruz… 🙂

—-

(25 aralık)

Gülce’nin akşam sallanma fasılları canıma tak etti. Ani ve radikal bir kararla uyku eğitimine başladık. Vatana millete hayırlı, uğurlu olsun…

—-

(27 Aralık)

Gülce su çiçeği çıkarıyor. Asıl vatana millete hayırlı olması gereken şey bu! Nerden kaptık biz bunu yahu? Görüştüğümüz kişiler bir elin parmaklarını geçmez, hiçbiri de hasta değildi? 16 yaşında kazık kadar kızken su çiçeği tarafından yataklara düşürülen biri olarak, çocuklarım için çok endişeliyim. İnşallah çok hafif atlatıverirsiniz yavrularım…. 😦

—-

(28 Aralık)

Gecemiz kabustu! Gülce ağlama krizleriyle uyanıp sabaha kadar kesintisiz ağladı. Kardeşleri de onun sesini duyup coştu tabi! Ben Gülce kucağımda, hoplatıp zıplatmayla biraz olsun susturmaya çalışarak, babanız oğlanlarla bizim aramızda mekik dokuyarak ettik sabahı… Kaşıntılar yüzünden olmalı bu huzursuzluk. Ne seviyeye çıkar, ne kadar sürer, diğerlerinize geçer mi (%99), kafamda bir sürü soru(n)…

Bugünün tek şoku bu değil ne yazık. Bir haber daha var hayatımızı yeniden değiştirecek olan… Yardımcı ablanızın, bugün beraber öğrediğimiz ikinci bebeği! Üzerindeki garip halsizlik ve rahatsızlıklardan şüphelenip gebelik testi yapmaya zorlamasaydım onun da haberi yoktu, bu haber ikimiz için de büyük şok oldu! Onun için sevinçli, benim için üzücü… Kendi adıma hala çok üzgünüm, hatta akşam o gittikten sonra kendimi tutamayıp biraz ağladım bile. Alışmıştık çünkü ona çok. Evin kızı gibiydi… Bir yandan da onun o şaşkın sevincini hatırladıkça, hatta o anda yanında olan Egemen’e sarılıp “Egemeeeeeeen hamileymişim baaaaaak!” diye bağırışı gözümün önüne geldikçe gülmeden edemiyorum… Bu kızın ikinci kez çocuğu yüzünden, 1 ayını doldurmadan yanımızdan ayrılışı ise çok düşündürücü…

Şimdi elimde biri çiçekli, ikisi çiçek kuyruğunda üç bebeyle yardımcısız ortalarda kalakaldım…

—-

(30 Aralık)

Egemen ve Bertuğ’da da suçiçeğinin görülmesi an meselesi. Sürekli dipdibe, aynı tabaktan-kaşıktan yemek yiyen, aynı suluktan su içen, birbirinin ağzındaki emzikleri çekip ikide bir değiş-tokuş eden, ortalıktaki onlarca oyuncağı sırayla, dönüp dolaşıp dişleyip kemiren bebeklersiniz. Böyle bir ortamda mikrobu birbinize bulaştırmamış olmanız için büyük bir mucize gerek… Diğer yandan babanız da bu zincirin içinde malesef. Çünkü çocukken bu hastalığı geçirip geçirmediğini hatırlayan yok. Gülce’den kaçmaya, ona temas etmemeye çalışarak kurtulacağını sanıyor ama Egemen, Bertuğ ve benim birer taşıyıcı olduğumuz gerçeğini es geçiyor. Kaldı ki, bulaşması için illa temas gerekmiyor, aynı odanın içinde, aynı havayı teneffüs ettikçe, çiçeklerin buharlaşan suyundan nasibini çoktan aldı bile. Gülce herşeyden habersiz, kucağına atlayabilmek için babasının peşinde koştukça, “Özür dilerim kızım, alamam seni :(“ diye kaçışan bir baba…

Gülce’nin durumu epey ağırlaştı. Gündüz keyifsiz, iştahsız, sürekli mızmız, kucakta… Gece ağlama krizleri, uyku yok, yüksek ateş… Hastalığının etkisiyle bin olan nazına binleri daha katıp, benim kucağımdan inmeyen, her fırsatta bacaklarıma dolanan Gülce’ye mi yanayım, onunla ilgilenirken ihmal edilen oğullarımın içliliğine mi?… Örneğin, dün gece Bertuğ çok şaşırtıcı bir biçimde gece uykusuna yatarken kriz yarattı. Hem de Gülce’nin tavan yapmış hastalığı ile ilgilenmekten, onu doktor doktor hastane hastane gezdirirken oğlanlara bakamadığımız için gündüz sadece tek uykuyla durduğu halde, deli gibi uykusu olduğu halde. Yatağına bıraktığımız an çığlığı basıp yataktan kaçmaya çalıştı. Bir, iki, üç, sekiz, on… Defalarca kez yatırıp, sakinleştirip odadan çıktığım anda yaygarayı kopardı! Aynı odada yattığı Egemen, hasta haliyle zar zor uyuyabilmiş Gülce uyanacak diye korkudan, stresten 10 yıl yaşlandık bir gecede! Ne yaptıysam, ne ettiysem sakinleştirmem mümkün olamadı. Tam tamına 3 saat süren bu macera ancak şöyle sonlanabildi; baktım yatağında yatmaya ikna edemiyorum, aldım Bertuğ’u, yerdeki minderlerin üzerine sarılıp yattık beraber ve uyudu. Bu kadarmış. 3 saat boşuna uğraşmışız! (Hayır bu kadar değilmiş. Tam uyudu sanıp ortalığı toparlayıp yatmaya hazırlanırken yeniden başladı krizler. Anladım ki yanında yatmadığım sürece sabaha kadar böyle gidecek bu iş. Diğer odada hasta, acı içinde ağlayıp bağıran Gülce de beni bekliyor… Bu çaresizlikle uzuuun uuuzun düşündükten sonra, Gülce’ye verilen uyutma etkili ilaçtan Bertuğ’a da biraz verdim. Verirken bile pişmandım. Ama başka çarem yoktu. Ardında bekleyen iki kardeşi daha varken kendimi daha fazla yıpratma lüksüm yoktu 😦 )

Daha sonra babanızla bu olayı konuşurken, sebebin o gün anneyi az görmesinden kaynaklanan bir dışlanmışlık duygusu olduğuna karar verdik. Bunun üzerine bugün, Gülce’yle ilgilenme ve onun üstüme tırmanmalarından aralık buldukça oğlanlarla yerlerde yuvarlana yuvarlana oynadım, bıktırına kadar, hatta bağırtana kadar sarıldım, sıkıştırdım, öptüm, ısırdım. Bağırıp elimden kaçmaya çalışınca da “Ben doğurdum ulen sizi, yaparım, hakkımdır, gelin buraya!” diye peşlerine düştüm 🙂 Sonuçta bu gece öyle bir kriz yaşanmadı. Bu da, babanızla tahminlerimizde haklı olduğumuzu gösterdi bize…

Tatlı başlayıp tatsız devam eden haberlerimiz bunlar… Uzun lafın kısası; yalnızlık, uykusuzluk, hastalık,sinir, stres, yorgunluk, adaletli olabilme çabası, yetersizlik duygusu… İşte bu aralar hayatımızın en kısa özeti bu…

Reklamlar

4 thoughts on “YENİDEN DEĞİŞEN HAYAT (Edit: DURMADAN DEĞİŞEN HAYAT)

  1. Geri bildirim: YENİ YIL YAZISI: “HER YENİ YILA İTİNAYLA MARAZLI GİREN İNSANLAR” « 3 bebe 1 arada

  2. Geri bildirim: HIPHIZLI BİR ‘SU ÇİÇEĞİ VE YARDIMCI RAPORU’ « 3 bebe 1 arada

Haydi sen de bir şey söyle :)

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s