GÜLE GÜLE HAYATIMIN EN BERBAT YOLCUĞU, MERHABA EVİM…

Altı ay önce geldik babevine, takılıp anacığımın peşine. Siz henüz 4 aylık sorunlu bebeklerken. 3 buçuk yıl önce telli duvaklı çıktığım eve, yıllar sonra bu kadar uzun süre kalmak üzere, üstelik kucağımda üç bebemle geldim. Kocamı, evimi ardımda bırakıp… Gelirken döktüğüm gözyaşlarının en büyük sebebi, kocamı yavrularından ayırıyor olmamdı-mecburiyetler yüzünden…

Bir süre sonra aslında ne doğru bir karar verdiğimi anladım. O zorlu döneminizi anacığımın desteği olmadan sağ  salim atlatabilmem mümkün değildi, evde bir bakıcılar ordusu olsa bile. Annemin benim için, bizim için yaptıklarını yazmaya kalksam buralara sığmaz. Sabırlı, soğukkanlı, işbilir, pratik, planlı, güleryüzlü halleriyle, sığındığım limanım oldu benim. Bildiğim şeyleri bile ona sormadan asla yapamaz oldum. Sizinle oyunlar oynarken bile her saniye yanımızda olsun istedim. Siz bana, ben anneme yapıştım. 5 dakika mutfağa gitse,  “Annneeeeeee hadi geeeeeelllll!” diye diye geri sürükledim hep kadını…

Hal böyle olunca ondan ayrılmak öyle dokundu ki! Ben gelin olup kilometrelerce uzağa, gurbet ellere giderken bile üzülmemiştim bu kadar. Bu defa kolum kadanım kırılıyor gibi hissediyorum. Tek tesellim, bu eve dönüş yolculuğunda annemin de bizi yerleştirmek üzere gelmesi. Onu geride boynu bükü bırakıp gitseydim buna dayanamazdım. Bir kaç gün sonra beni boynu bükük bırakıp gitmek onun payına düştü diye seviniyorum bencilce. Böylesi benim için daha kolay…

-o-

Yanımızda gelen eşyalar

Gelirken  ne büyük bir eziyetle, nasıl kalabalık bir yükle, bir curcunayla yollara döküldüğümüzü anlatmıştım. Tabi her gidişin bir dönüşü var, hem de hesapsız yapılan harcamalar ve yeni alınan bi dolu eşyayla daha bi kabaran yükler silsilesi ile. Babanız yolculuğun iki gün öncesinde geldi. Saftirik ananızın, sanki bir bavulcuğu ile bi el çantacığı varmış rahatlığıyla, tüm eşyaların toplanması işini son güne bıraktığı süprizinden habersizdi, gariban baba. Aslında rahatlık demeyelim, fırsatsızlık diyelim. Yine sorumlu sizsiniz yani çocuklar, üzgünüm. Son iki günümüz kan ter içinde, bi ev dolusu eşyamızı valizlere tıkmak, kolileneceklere kutular ayarlamak ve koli bandı cırt cırtlarıyla geçti. Ertesi gün iğneden ipliğe herşeyimizi sarmalayıp kapıya yığdığımızda gelen kargocu, gördüğü manzaraya 400 tl fiyat çekti (Bu rakam sizin zamanınızda neyi ifade eder bilemiyorum ama hımmm şöyle diyelim, bugün asgari ücretin yarısından biraz fazla) Üstelik eşyamızın tümü de bunlar değil, yine küçük sayılmayacak bir kısmı da yanımızda getirdik  her an lazım olabilir diye.

Yolculuk anı gelip çattığında, evdeki son dakikalarımızda bile ben çantalara birşeyler tıkmaya, siz bana musallat olup yakamı paçamı çekiştirmeye, anneanneniz ve babanız beni sizden müdafaa etmeye çalışıyordu. Kapıdan çıkana kadar boğuştuk resmen, ben çantalarla, siz benle!

Neyse ki, yolculuğun Ankara havaalanına kadar olan kısmını trenle değil, bir akrabamızın transporter’ıyla yapmaya karar vermiştik (o anda neyse ki desek de, ben yolculuktan sonra bu kararımıza çok pişman olacaktım). Engin bizi öğleden sonra 2’de almaya geldi. Yanımızda götüreceğimiz eşyaları arabaya yerleştirip yola çıkmak bile neredeyse yarım saat sürdü.

Transporter’ın arkasını süngerler ve yastıklarla döşeyerek sizin için uykuya elverişli hale getirdik. Uyuyanı oraya yatırmak üzere. Vallahi benim bile yatasım geldi, nitekim yattım da 🙂 Zaten evden çıkmadan önce gözünüzden uyku akıyordu, hemen uyursunuz diye, hemen birinizi kapıp arkaya geçtim, ayakta sallamak için. Plan tıkır tıkır işledi. Herkesi sırayla sallayıp kısa sürede uyuttum. Hepinizi yanyana yatırdım, ben de uzandım sonra yanınıza. Ama yolcuğa başladıktan 5 dakika sonra feci bir mide bulantısı eşlik etmeye başladı. Ben de hangi akla hizmetse artık, hazırladığım nevale çantsından çekirdek çıkarıp çitlemeye başladım! Yedikçe bulantı arttı, arttıkça ben yedim. Bastırsın diye güya. Ulen yağlı çekirden neyi bastırsın? Bunu anladıktan sonra sırasıyla kraker, çikolata, bisküvi, simit ve yine çekirdek yedim. Tuzludan tatlıyı bastırsın, tatlıdan tuzluyu bastırsın diye medet umarak. İnanın tüm bunları hangi şuurla yaptığımı bilmiyorum!

Araba arkasında uyuyan bir dizi bebe

İlk sukoyuveren Egemen oldu. 1 saat sonra uyanıp sevinç çığlıkları atmaya başladı. Ve tabi akabinde, Egemen’in dibinde uyumakta olan Gülce de. Birbirinizi uyandırmanıza fena halde sinir olduğumu daha önce söylemiş miydim? Birkaç yüz kere daha söyliycem sanırım. Gülce Hanım Egemen Bey kadar neşeli uyanmadı malesef, kendi rızasıyla uyanmadığı için. O an itibariyle Gülce’nin mızmızlık mesaisi başlamış oldu (iyi not edin, saat 16 civarı).

Bertuğ arabanın sarsıntısıyla baygın baygın uyuyordu neyseki. Ama bu sarsıntı her geçen dakika beni ve abur cuburla doldurulmuş midemi daha beter sarsıyordu. Saatler geçiyor, Egemen ve Gülce’nin can sıkıntısı çığlıkları yükseliyor, midemin bulantısı artıyordu. Bir ara Bertuğ’un uyandığını, ona öğüre öğüre, yarım yamalak birşeyler yedirip, öne annemle kocama fırlatır gibi gönderip, “ben ölüyorum” dediğimi ve yere serildiğimi hatırlıyorum. Bütün bebekleri öne verip arkaya sere serpe uzanmış yolun bitmesi için dua etmey başladım. Bir de kusmamak için. Halimi gören Engin hızlandı. Ama ben artık elimle ağzımı sımsıkı kapayıp geri saymaya başlamıştım.

Sabrımın son saniyelerinde durdu araba. Havaalanına gelmişiz. Kendimi dışarı atar atmaz Ankara’nın seriiiiin havasından bolca çektim içime. Biz annemle sizin üzerine hırkalar giydirirken, erkekler eşyaları indiriyordu arabadan. Bir ara eşyaların yanına doğru yaklaşınca midemin bulantı nedeni birden dank etti beynime: Mazot kokusu! Tabi yaa, bu araba mazot kullanıyor, beni o çarptı! İşte o an neden hızlı tren tercih edip de 1.5 saatte varmak yerine, 3 saatlik mazot kokulu yolcuğu seçtiğimize öyle hayıflandım ki…

Havalanındaki güvenlik kontrollerini hatırlamak bile istemiyorum. İnsanı saatine, kemerine, neredeyse donuna kadar soyan bir teknoloji(sizlik) is-te-mi-yo-ruz! Her geçişte, bebek arabasındaki bebekleri -zaten topu topu 3 yetişkin olan bizlerin elleri kolları dolu olduğu için- sağda soldaki güvenlik görevlilerine dağıt, koca ikiz bebek arabasını katla, kapıdan geçir, her seferinde etrafına bir sürü görevli toplansın; benim binbir zahmetle onlara verdiğim bebek arabasını kontrol etmek yerine, üçüzlerin biyografisi irdelensin. Madem arabaya bakmayacaksınız arkadaş, ne diye kan ter içinde bana bu işleri tekrar tekrar yaptırıyorsunuz? Aylak mısınız siz? Tüp bebek olup olmadıkları, uçağın güvenliği için daha mı önem taşıyor acaba, benim haberim yok?

Bütün güvenlik kontrollerini güvensiz bi şekilde, güvenli olduğumuz kanısına varılarak geçirildikten sonra, nihayet bekleme salonumuza ulaştık. Orada bizi almaya gelen Hasan amcanızla buluştuk. Saatin kaç olduğunu bilmiyorum. Tek bildiğim Gülce’nin hala mızmızlandığı ve altlarınızın en son evden çıkarken değiştiğiydi. Annemle iki oğlanı arabalarıyla birlikte yanımıza katıp hemen bebek bakım odası aramaya başladık. Bulunduğumuz katta yokmuş kendileri, asansöre binip alt kata indik. Bertuğ’u alıp odaya girdim, annem arabadaki Egemen’le kapıda bekledi. Bu arada Esenboğa Havaalanı’nın bebek bakım odasının bakımsızlığından, yani kocamın deyimiyle, her yeri ‘ciks’ görünen havaalanın pisliğinin, halı altına süpürülmüş olmasından hiç bahsetmiycem (bahsettim galiba)…

Bertuğ’un altını açtığımda, olmaması gereken yerde, olmaması gereken bir zamanda, olmaması gereken bir sürprizle karşılaştım. Bertuğ kakaya boyanmıştı! İlk şoku atlatıp, ne yapmam gerektiğini düşündüm hızlıca. Annemi Bertuğ’un yanına çağırdım. Egemen’i ve arabayı alıp yukarı geri çıktım kıyafet almak için. Egemen’i babasının yanına bırakıp aşağı koştum. Gülce hala mızmızlanıyordu.

Kakalı halinden bihaber, hiperaktiflik peşindeki Bertuğ’u zaptedip soymak, yıkamak paklamak, bezlemek, giydirmek ne kadar zamanımızı almış olmalı bilmiyorum, babanızın telefonuyla kendime geldim. “Bizim uçak için son çağrı. Kapılar kapanıyor, nerdesiniz?!”…

Koştura koştura uçağa attık kendimizi. Gülce ve Egemen’in altına bile bakılamadan. Umarım benzer bir sürprizin üzerinde oturmuyorlardır diye düşünerek geçtik yerlerimize. Gülce hala mızmızlanıyordu. Yanyana oturmamıza izin verilmediği için arka arkaya dizildik yine. Uçak yolculuğumuzun özeti şu: Kalkış, mızmızlanmaya başlayış (Gülce için başlayış değil o zaten mızmızlanıyordu), önden arkaya, arkadan öne birkaç kez bebek değiş tokuşu, bütün bebeklerin anne kucağında konaklamak isteyişi, bunun mümkün olmayışı, bunun için kıyametlerin kopuşu, çay ve sandviç servisi, sandviçin peynirinden minik parçalar halinde bütün bebelere -öndeki ve arkadaki koltuklara zor zahmet uzanmak suretiyle- yediriş, mızmızlanış, ağlayış, kaka yapış, kusuş, uykusuzluktan serseme dönüp mızmızlığı katılmalara dönüştürüş, kucakta pış pış, kucakta uyuyamayıp her zamanki konforu arayış, bütün uçağı bize baktırış, cık cık cık sesleri, oyuncaklarla bebelere şebeklikler yapış, bağırışını max seviyesine çıkaran Gülce’nin sesinin hala nasıl kısılmadığına hayret ediş, hadi artık bitsin bu yolculuk duaları ediş, kim rahatsız olmuş, kim dönüp dönüp bize bakmış boşverip yüzsüzlüğe vuruş, Gülce’nin yan koltuğundaki kadınların sırayla onu susturmak için seferber oluşu, “daha küçük bebekken ne kadar da kolaymış aslında uçak yolcuğu” diye düşünüş, nihayet iniş. Bitmedi; havaalanında valizleri bekleyiş, ağrıdan kopan kollarla, uykusuzluktan sersem tavuğa dönen bebekleri hoplatıp zıplatış, bizi karşılamaya gelen amcanın arabasına biniş, telefondaki uyku müziği ve arabanın uğultusuyla nihayet uykuya dalış. (Saatlerimiz 20.30’u gösteriyor, Gülce’nin mızmızlandığı süreyi buradan hesaplayabilirsiniz).Yine bitmedi; evimize vardığımızda bütün ailenin bizi karşılamak için toplandığını, sofralar hazırladığını görüş, bebeklerin uyanışı, Egemen’in kakasının da alıp başını gitmiş olduğunu görüş,  temizleyiş, yıkayış, paklayış… Tüm bu gıcık şeyleri geride bırakış, yol yorgunluğunu unutup maaile hasret gideriş, hoş sohbetler ediş. Misafirlerin gidişi, evimizde uzun  zamandan sonra huzurlu bir uyuyuş. Mutlu son! 🙂

Reklamlar

9 thoughts on “GÜLE GÜLE HAYATIMIN EN BERBAT YOLCUĞU, MERHABA EVİM…

  1. Ben okurken yoruldum mahvoldum yasamis gibi oldum. Sen kim bilir yasarken neler cektin… O saatler hic bitmeyecekmis gibi gelmistir eminim…

    • çok şükür şükriyecim yaa bu kadar zor olacağını hiç tahmin etmemiştim, giderken çok kolay olmuştu.. Sen nasılsın bu arada? Yolculuktu yerleşmeydi derken bilgisayar başına pek oturamadım okumadım son yazılarını daha. dur bakim ordan öğreniyim nasıl olduğunu :).

  2. 3 yasina henuz girmemislerdi. Amerika’ya ilk ucusumuzdu. Gece yarisi sizin gibi yola ciktik Ankara havaalanina varmak icin.Bir gece oncesi ugurlamalar vs nedeniyle zaten 1 saat kadar uyumustuk. 3 saat transporterdan sonra Ankara’dan sabah 6 ya da 7 ucagi ile Istanbul’a gittik. Istanbul’dan 11-12 gibi yine yanlis hatirlamiyorsam Chicago ucagina binecektik. Ucagin icinde 2 saat kalkmasini bekledik. Sonrasinda 11-12 saat kadar uctuk. Chicago’ya indigimizde yaklasik 14 saat ucakta 2 yasinda 3 cocukla yorgunluktan bitmek uzereydik. Ucak gec kalktigi icin ic hat ucusunu kacirdik. Yeni geldigimiz bir kitada tekrar otel ayarlayip zar zor servisle bu sirada yerlerde aglamaktan bitap dusmus 3 cocukla otele nasil gittik hic hatirlamak istemiyorum. Otelde nasil oldugum yerde uyudugumu ve sabah oldugunu da hic hatirlamiyorum mumkunse hatirlamak da istemiyorum. Bir o kadar valizle otelden cikip 3 cocukla sabahin korunde bulundugumuz eyalete uctuk. O kadar zordu ki… 6 sene gecti uzerinden. Cok sukur bu gunleri gosterene. O gunler nasil gececek dusunemiyordum bile. Simdi de performanslari fena degil ama o gunleri dusununce kiyaslanmaz bile cok sukur. Darisi basiniza:))

Haydi sen de bir şey söyle :)

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s