BİZ TABURCU OLDUK MU YANİ?

Bakıcı, ben ve babanız düştük hastane yollarına. Rop muayenesi için Egemen’in de bulunduğu hastanedeyiz. Gitmişken onu da bir görme fırsatımız oldu kısa da olsa. Onun keyfi yerinde…

Göz muayenesi için doktor Belgin Hanım’ın kapısındayız. Çok methedilen, “Bu şehirde üstüne çocuk doktoru yoktur” denilen, hatta civar illerden muayene, ameliyat, özellikle de premature bebekler için rop muayenesine onca yoldan getirilen bir doktormuş. Bunları duyunca daha bir mutlu oldum. Zaten doktor konusunda doğduğunuzdan beri hep şanslı oldunuz.

Önceden randevu alındığı için çok beklediğimiz söylenemez. Zaten premature bebeklerin muayene saat aralığı belli ve öncelik onların. Yetişkin hastalara onlardan sonra bakılıyor. Sıra için değil ama göze damla damlatma, şu kadar dakika bekleme, hadi bi daha damla, sonra yine bekle işlemleri yüzünden epey bekledik. O da ROP’un şanındanmış, o gün öğrendik.

Ben rop muayenesi hakkında zerre kadar bilgiye sahip olmadığım için, bebelerden birini bakıcıya, birini babaya vermiş, rahat rahat, uyuklaya uyuklaya “Hadi sıramız gelse de bir an önce gitsek” diye pinekliyorum bekleme salonunda. Bebekler de mışıl mışıl uyuyolar zaten. Sessizlikte iyice uyku bastırdı.

Arada, ojeli ve uzun tırnaklarıyla, bebeklerin gözüne damla damlatmaya gelen o hemşireye ufak bi çemkirişimi saymazsak sakin ve sessiz geçti bekleyişimiz. Bazı hastane personelleri haddiden fazla lakayt ve sorumsuz!

Sıramız geldiğinde hemşire bizi çağırmak için yanımıza geldi. Hep birlikte hurraaa diye ayaklandığımızı görünce, “Bebekleri teker teker alıcam, yanında da sadece bir kişi gelsin.” deyip tam gidiyordu ki, garip bi yüz ifadesiyle geri dönüp “O kişi anne ya da baba olmazsa daha iyi olur…” dedi. Bakıcımız bebeği kaptığı gibi hooop diye içeri dalarken biz babanızla birbirimize “Nasıl yani?!” bakışı atıp öylece kalakaldık!

Azönceki rahat, tembel halimizden eser kalmadı şimdi. Neden anne-baba olmaz dedi ki? Ne olacak ki içerde, bebeğin başına ne gelecek? Diye düşünüp dururken içerden Gülce’nin acı çığlıkları gelmeye başladı! Yerimden fırlayıp odaya dalmaya yeltendim ama babanız ve bir görevli engel oldu, “Merak etmeyin, korktukları için ağlıyor bebekler içerde…”

Böyle korku mu olur? Cıyak cıyak bağırıyor işte çocuk, belli ki canı yanıyor!

Kısa süre sonra ağlama kesildi. 1 dakika içinde de bakıcı ve kucağında Gülce kapıda göründü. Bakıcı, yüzünde korkmuş bi ifadeyle başını iki yana sallıyodu bana karşıdan “Ah abla bi bilsen ne oldu!” anlamında… Koşup Gülce’ye baktım. Ağlaması kesilmiş derin bir uykuda gibiydi. Ama göz kapakları kocaman birer arı sokmuş gibi şişmiş ve o şişiklerin üstünde iki çizgi vardı!

“Ayyy ablaaaa, kocaman iki demiri getirdiler, gözkapaklarını kocaman açıp demirleri taktılar. Çocuk ağlamaktan paramparça etti kendini yavrum, çok canı yandı çooook! İyi ki siz girmediniz!” İyi ki anne baba olarak biz girmemiştik yani, bakıcı kız olan biteni tüm çıplaklığıyla tasvir etti de, merakımız falan kalmadı, o acıyı hep beraber yaşamış olduk, sağolsun!

Hiç zaman kaybetmeden bu defada Bertuğ’u aldılar içeri. Biz, kucağımızdaki gözleri şiş kızımıza bakıp bakıp, içerdeki oğlumuzun başına gelecekleri artık bilir halde ağladık onlar çıkana kadar. İçerden gelen çığlıklara kulaklarımızı kapattık, ama yine de derinlerde duyuldu o feryatları yavrumun…

Demek ki Egemen’e bakan doktor bunun için demişti “Ben oğlunuzun göz muayenesini yaptırıcam, sizi o dertten kurtarıcam merak etmeyin” diye. Demek ki aynı acıları o oğlum biz görmeden, bilmeden yaşamış, biz de rahat rahat oturmuştuk evimizde!

Eve geldiğimizde gözlerindeki şişlikler hafiflemiş ama hala inmemişti. En azından hiç bir sorun olmadığını, formalite icabı 2 ay sonra tekar gelmemiz gerektiğini söyledi doktor. Sağlık Bakanlığı premature bebeklerin bu takiplerini zorunlu tutuyor gibi birşeyler anlattı. Sonra Emin amcanızla konuşacak, “Sizin bebekleriniz solunum cihazını hiç görmediler, egemense çok az gördü, göz bozukluğuna sebep olan da odur, eğer sonuç güzel çıkmışsa 1 yaşına kadar tekrar götürmenize gerek yok” cevabını alıp bir daha o iğrenç muayeneye gitmeme kararı alacaktık, 1 yaşına kadar.

Göz doktoru muayeneden sonra yanıma gelip “Kızınızda hafif sarılık var gibi, haberiniz olsun” dedi. Evet, gerçekten de Gülce solgun görünüyordu. Taburcu olurken de vardı bu durum ve doktoru “Bebeğinizin sarılığının yükselmemesi için, beslenme aralığını 2-3 saatten uzun tutmayın” demişti. Hatta hemşireler bebeği zorla uyandırmamı, uyanmazsa omzuna, topuğuna parmağımla nasıl şıklatıp uyandırmam gerektiğini uygulamalı olarak göstermişlerdi de ben o vicdansız kızların saçını başını yolmamak için zor tutmuştum kendimi! Ama önceki gece söyledikleri gibi bebekler, özellikle de Gülce beslenme saatinde uyanmamış, onların gösterdiği gibi yapamasak da uyandırabilmek için büyük çaba sarfetmiştik. Demek ki beslenme sıklığı yeterli olmamış ve sarılığı yükselmeye başlamıştı.

Gece de bu durum devam etti. Gülce 3-4 hatta 5 saat beslenme için uyanmadı, daha doğrusu ayılamadı. Baygın bir halde uyuyordu, ağzına zorla sokuşturduğumuz biberonun farkında bile olmayarak.

Bu sabah bakıcı gelip de Gülce’nin yüzünü görür görmez bi çığlık kopardı, “Abla bu kız sapsarı olmuş!”. Evet solgunluğun farkındaydık ama anbean daha da sarardığını görememiştik demek ki, o söyleyince panik olup yeniden apar topar çıktık hastane yollarına. Taburcu olduk güya, ama başımız hastanelerden çıkmıyor ki hala!

Doktorların birbirinden çok farklı fikirleri olduğunu, bir doktorun söylediğine göre hareket etmemek, birkaç doktorun görüşlerinin ortalamasını alıp uygulamak gerektiğini böylece öğreniyorduk. İlk önce doğum yaptığım, Gülce ve Bertuğ’un yoğun bakımında kaldığı hastaneye gidip, doktorlarını bulduk. O çok hızlı, robot gibi konuşan, söylediklerinin 4’te 1’ini anlayabildiğimiz doktora. Ağıııır ağır, genel bir muayene yaptı. Kilo boy gibi şeylere baktı uzun uzun. Sonra, hafif bir sarılık olduğunu ama önemli bişey olmadığını, eve gidebileceğimizi söyledi. Biz bu cevapla tatmin olduk mu, Hayır! Oradan çıkar çıkmaz Egemen’in yattığı hastaneye koştuk, bir de o doktora muayene ettirdik. Tahmin ettiğimiz gibi önemli birşeyler vardı işte, sarılık değeri çok yüksekti ve Gülce’nin hemen yoğun bakıma alınıp fototerapi alması gerekiyordu! Değerin çok sınırda bir değer olduğunu, eğer bir tık saha yüksek olsaydı, buraya kabul etmeyip Üniversite Hastanesine göndermeleri gerektiğini anlattı doktor. Neyse ki o durumda değildik ve Gülce’yi bu gece o hastaneye, Egemen’in yanına bırakıp eve döndük.

Tam yavruma kavuşmuşken onu hastaneye geri göndermek öyle dokundu ki! Hele onu fototerapi ışını altında tüm gücüyle ağlarken görüp, hiçbirşey yapamamak! “Canı acıyor mu?” diye sordum oradaki sevdiğim doktora. “Evet, biraz” dedi açıksözlülükle, “Güneş ışığı gibi düşün, birazcık yakıyor hepsi bu”. Yine de onu orada öylece bırakıp dönmek içimi parçaladı!..

Şimdi eldeki bebeği kurtarabilmenin derdinde, hepimiz Bertuğ’un başucunda bekliyoruz. Aynı sorun Bertuğ’da da var, U-YAN-MI-YOR! Saatler geçti, 1 saat, 2 saat, 3 saat, 4, 5, 6… 6 saat geçti ve besleyebilmek için uyandıramadık Bertuğ’u! Gözlerinin çevresinde, burnunda sarılığın izleri görünüyor. Baygın bir halde uyuyor saatlerdir. Doktor, “Sarılık dizlere indiği zaman tehlikelidir” demişti, habire dizlerini kontrol ediyoruz, henüz oraya ulaşmamış ama bu kadar uzun süren açlıktan sonra ulaşması an meselesi! Bir yandan elimizde telefon, akrabaları, eş dostu, doktor-hemşire tanıdıklarımızı, herkesi arayıp çare soruyoruz. Hurma suyu, salatalık suyu diyen mi dersiniz, “topuğunu sıktırıp uyandırın zorla” diyen mi… O dayanamadığım şeyi yapıp, topuklarına sertçe vurmak zorunda kaldım, uyandırabilmek için. Ama hiçbirşey işlemiyor. En sonunda çaresizce yığılıp baş ucuna, “Oğlum nooolur uyann, ne olurrr! Seni de hastaneye geri göndermek istemiyorum!….” deyip hıçkırıklarla bağırarak ağlamaya başladım çaresizlikten…

Bir yandan da stres yüzünden tüm vücumu sarmış bir alerjiyle, derimi kanata kanata kaşınıyorum durmadan. Her yerim yara bere içinde kalmış, gittiğim hiçbir doktordan ve yapılan onca tahlilden cevap bulamadım. Kimi doktor stresten , kimisi iki kez aldığın narkozun etkisi olabilir dedi…

Sebebi ne bilmiyorum, bu alerji yüzünden canım çok yanıyor. Bertuğ yanıbaşımda hala uyanmıyor, diğer iki bebeğim hala hastanede…Asıl canımı acıtan bebeklerimin bu halleri… Bertuğ uyanıp normale dönecek mi, yoksa o da diğer kardeşleri gibi hastaneye geri mi dönecek, hiçbirşey bilmiyorum!…

Reklamlar

2 thoughts on “BİZ TABURCU OLDUK MU YANİ?

Haydi sen de bir şey söyle :)

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s